İsmail Bey, “Yeraltı”nın ikinci sezonunda Rüzgar karakteriyle hikayeye dahil oldunuz. Rüzgar’ı ilk okuduğunuzda sizi bu karakterde en çok çeken ne oldu? Onu oynarken özellikle korumak istediğiniz nasıl bir tarafı var?
Rüzgar’ın en sevdiğim tarafı, tek bir duyguyla hareket eden bir adam olmaması. Bir tarafta geçmişi, dostlukları, diğer tarafta ailesi ve yaşadıkları var. Kendi içinde sürekli bir hesaplaşma yaşıyor aslında. Ben böyle karakterleri oynamayı seviyorum. Çünkü hayatta da kimse tamamen iyi ya da tamamen kötü değil. Rüzgar’ın da kendince haklı olduğu yerler var, yanlışları var. Ben oynarken özellikle o insani tarafını kaybetmemeye çalışıyorum.
Rüzgar ile Bozo'nun geçmişlerinin çok eskilere, çocukluklarına dayandığını öğrendik. Ancak Bozo'nun Rüzgar'ın kardeşini öldürmesiyle birlikte bu köklü dostluk ciddi bir sınavdan geçiyor. Rüzgar bir yandan ailesine yapılanı kabullenemiyor, diğer yandan Bozo'nun neden böyle bir karar aldığının da farkında gibi. Sizce Rüzgar'ın Bozo'ya karşı öfkesi mi, yoksa yılların dostluğundan gelen bağı mı daha güçlü?
Bence ikisi de çok güçlü. Zaten Rüzgar’ın yaşadığı en büyük sıkıntı da bu. Bir yabancı olsa belki her şey çok daha kolay olacak. Ama çocukluğunu bildiğin, beraber büyüdüğün bir insanla böyle bir noktaya gelmek çok ağır. Kardeşini kaybetmişsin, bir taraftan da bunu yapan adam senin geçmişinin çok önemli bir parçası. İnsan bazen çok sevdiği birine çok daha fazla öfkelenir ya, biraz öyle bir durum. Rüzgar’ın içindeki o hesaplaşma kolay kolay bitmez.

“RÜZGAR’IN İÇİNDE BÜYÜK BİR KIRGINLIK DA VAR”
Bozo'nun Rüzgar'ın kardeşini öldürmesinin ardından, Haydar Ali, Paşa ve Sultan'ın saldırıya uğramasıyla birlikte dengeler yeniden değişiyor. Özellikle Sultan'ın da bu saldırıdan etkilenmesi, yaşananların iki eski dost arasındaki hesaplaşmanın ötesine geçebileceğini düşündürüyor. Rüzgar için ailesi söz konusu olduğunda artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak mı? Onun öfkesinin nereye evrileceğini düşünüyorsunuz?
Aile meselesi Rüzgar’ın en hassas yeri. İnsan kendi başına gelen birçok şeyi sineye çekebilir ama sevdiklerine bir şey olduğunda başka birine dönüşebiliyor. Rüzgar da böyle bir adam. Ama ben onun sadece öfkesiyle hareket ettiğini düşünmüyorum. İçinde büyük bir kırgınlık da var. Bazen insanı öfkesinden çok o kırgınlığı tehlikeli hale getiriyor. Bakalım Rüzgar bununla nasıl baş edecek...
Dediğiniz gibi, Rüzgar'ın hikayedeki aile bağları da karakterin önemli bir yönünü oluşturuyor. Özellikle yeğeniyle olan ilişkisi, onun daha farklı bir tarafını görmemizi sağlayabilir. Rüzgar'ın ailesine karşı korumacı tavrı, yaşadığı çatışmalarda aldığı kararları nasıl etkiliyor? İzleyici onun aile içindeki daha duygusal ve korumacı tarafını da görecek mi?
Görecek tabii. Zaten ben Rüzgar’ın o tarafını çok seviyorum. Dışarıdan sert görünen insanların kendi sevdiklerinin yanında bambaşka halleri olabiliyor. Rüzgar’ın da öyle bir tarafı var. Yeğeniyle olan ilişkisi mesela onun başka bir yüzünü gösteriyor. Aslında bütün bu sertliğin altında sevdiklerini kaybetme korkusu da var. Bence insanı en çok o korku değiştiriyor...
“Yeraltı” ilk sezonuyla güçlü oyuncu kadrosuyla dikkat çeken bir yapım oldu. Hikayeye sonradan dahil olmak nasıl bir deneyim oldu? Setin enerjisi ve ekip içindeki atmosfer nasıldı?
Güzel bir ekibin içine geldim. Zaten işin kendine ait bir dünyası oluşmuştu. Sonradan dahil olmanın şöyle bir tarafı var; herkes birbirini tanıyor, bir düzen kurulmuş oluyor. Sen de o dünyanın içine giriyorsun. Ama sağ olsunlar, ilk günden beri çok güzel karşıladılar. Oyuncu arkadaşlarımla çalışmak da çok keyifli. Ben sette huzurlu olmayı önemserim. Çünkü günün büyük kısmını orada geçiriyoruz. Burada da güzel bir çalışma ortamı var...

“HALA YENİ BİR KARAKTERLE İNSANLARIN KARŞISINA ÇIKARKEN HEYECANLANIYORUM”
NOW ekranında daha önce farklı karakterlerle izleyici karşısına çıktınız; şimdi ise “Yeraltı”nda Rüzgar olarak yeniden buluştuk. Yıllar içinde farklı projelerle aynı izleyiciyle tekrar tekrar karşılaşmak sizin için nasıl bir duygu?
Güzel bir duygu tabii. Yıllardır bu işi yapıyorum, hâlâ yeni bir karakterle insanların karşısına çıkarken heyecanlanıyorum. Bence o heyecanı kaybetmemek önemli. Bir de seyircinin yıllar boyunca seni farklı hikâyelerde kabul etmesi çok kıymetli. Sonuçta biz bir hikâye anlatıyoruz. İnsanların o hikâyeye inanması, karakteri sahiplenmesi benim için en büyük karşılık.

“ESKİSİ KADAR KENDİMİ İSPAT ETMEYE ÇALIŞMIYORUM”
Kariyerinizde birbirinden çok farklı karakterlere hayat verdiniz. Siz bugün geriye dönüp baktığınızda, oyunculuğunuzun yıllar içinde nasıl değiştiğini düşünüyorsunuz? Eskiden yaptığınız ama bugün yapmayacağınız şeyler var mı?
Vardır mutlaka. İnsan değişiyor, hayata bakışı değişiyor. Yirmili yaşlarda başka bir heyecanın var, her şeyi daha fazla kurcalıyorsun belki. Şimdi biraz daha sakinim. Oyunculukta da her şeyi göstermek zorunda olmadığını öğreniyorsun zamanla. Bazen hiçbir şey yapmamak, sadece orada olmak daha doğru geliyor. Bir de eskisi kadar kendimi ispat etmeye çalışmıyorum galiba. İşimi iyi yapayım, içime sinsin, gerisi zaten geliyor.
Daha önce “40 yaşımda başlayıp 50 yaşıma kadar her yıl bir film çekebilirsem ne mutlu” demiş, hatta Çanakkale’ye yerleşip kendi filmlerinizi çekme hayalinizden söz etmiştiniz. Şimdi 40 yaşındasınız; o gün kurduğunuz hayale bugün baktığınızda neredesiniz?
O hayal hâlâ duruyor. Hatta yaş aldıkça insan ne yapmak istediğini biraz daha iyi anlıyor. Kafamda hikâyeler var, biriken şeyler var. Ama ben bazı şeylerin zamanı olduğuna inanıyorum. Sırf yapmış olmak için bir şey yapmak istemiyorum. İçime sinen, gerçekten anlatmak istediğim bir hikâye olsun istiyorum. Çanakkale meselesi de öyle. Daha sakin, kendi halinde bir hayat fikri bana hep güzel geliyor. Bakalım, hayat ne gösterecek.
Kızınız Yemin artık 10 yaşında. Daha önce babalığı “anne delirtmeceli bir baba-kız aşkı” olarak tanımlamıştınız. Yıllar içinde Yemin büyüdükçe sizin babalığınız da değişiyor mu? Çocuk büyüdükçe baba-kız ilişkisinde nelerin değiştiğini fark ediyorsunuz?
Çok değişiyor. Önceden sen ona bir şeyler öğretiyorsun zannediyorsun, sonra bir bakıyorsun asıl o sana bir sürü şey öğretiyor. Büyüdükçe kendi fikirleri, kendi dünyası oluşuyor. Bazen öyle bir şey söylüyor ki durup düşünüyorsun. Ben onunla vakit geçirmeyi, sohbet etmeyi çok seviyorum. Bir de zaman çok hızlı geçiyor. Daha dün küçücük bir çocuktu, şimdi karşımda kendi fikirleri olan bir insan var. Hem çok güzel hem de biraz tuhaf bir duygu. İnsan bazen keşke zaman biraz yavaşlasa diyor.
Oyunculuğunuzun yanı sıra sesinizin de dikkat çektiğini biliyoruz. Eskiden aynı seti paylaştığınız Onur Tuna’yla birlikte seslendirdiğiniz “Haydi Gel İçelim” de dinleyiciyle buluştu. Müzik sizin için hala oyunculuğun yanında keyifle uğradığınız bir alan mı, yoksa bir gün daha ciddi bir müzik çalışması yapmayı düşünür müsünüz?
Müzik benim hayatımda hep vardı. Çok seviyorum. Onur’la da güzel bir şey yaptık, keyif aldık. Ama müziği kendime bir iş ya da zorunluluk haline getirmek istemiyorum açıkçası. Canım istediğinde şarkı söylemek, arkadaşlarımla bir araya gelip müzik yapmak bana iyi geliyor. Yarın bir gün yine içimizden gelen bir şey olursa neden olmasın? Ama oturup bir müzik kariyeri planı yapmıyorum.

“İNSANIN KENDİNE, AİLESİNE, ARKADAŞLARINA AİT BİR HAYATI OLMALI”
Sosyal medyada ve magazin gündeminde sürekli görünür olmak yerine kendi alanınızda kalmayı tercih ediyorsunuz. Bunun sebebi nedir?
Ben biraz kendi halinde yaşamayı seviyorum. Her şeyimi paylaşmak, sürekli görünür olmak bana göre değil. Tabii ki yaptığımız işin bir tarafı bu ama benim asıl işim oyunculuk. İnsanların beni oynadığım karakterlerle tanımasını tercih ederim. Bir de insanın kendine, ailesine, arkadaşlarına ait bir hayatı olmalı bence. Her şeyin herkes tarafından bilinmesi gerekmiyor. Ben böyle daha mutluyum.
Son olarak bugün 20’li yaşlarınızdaki İsmail Hacıoğlu’yla karşılaşsanız, ona oyunculukla ya da hayatla ilgili tek bir şey söylemek isteseniz, ne söylerdiniz?
“Bu kadar acele etme” derdim herhalde. “Her şey hemen olsun isteme. Biraz yaşa, biraz hata yap, biraz da hayatın seni şaşırtmasına izin ver” derdim. Ama bir taraftan da çok karışmazdım ona. Çünkü bugün olduğum insanı o yaşadıklarım oluşturdu. İyisiyle kötüsüyle. Belki sadece omzuna dokunup, “Rahat ol oğlum, hallolur.” derdim.




