“HER KADININ GÜÇLÜ DOĞDUĞUNA İNANMIYORUM”

Öncelikle yeniden NOW Ailesi’ne hoş geldiniz Nurgül hanım :) Yeni dizimizde Ömür’ü oynarken sizi en çok şaşırtan tarafı ne oldu? İlk bakışta güçlü ve mücadeleci bir kadın görüyoruz ama siz karakterin daha kırılgan, daha beklenmedik bir tarafını keşfettiniz mi?

Nurgül Yeşilçay: Hoş bulduk, teşekkür ederim. Öncelikle ben her kadının güçlü doğduğuna inanmıyorum. Yani bir kadına “çok güçlü bir kadın” demek için onun öyle doğmuş olması gerekmiyor. Bence kadınlar öyle olmak zorunda kalıyor ve biz sonradan ona “güçlü kadın” diyoruz.

Ömür’ün dayanıklılığı, sabrı, hayata tutunma çabası, asla pes etmemesi, kendini kurban gibi görmemesi… Bunlar benim çok hoşuma giden şeyler. Fakat bence etrafındaki herkesi kendinden daha çok düşünüyor. Biraz da kendini düşünmesi gerekiyor. Her şeyle tek başına baş edebileceğini sanıyor. Tamam, sonunda baş edebiliyor, bir şekilde olayların üstesinden de geliyor ama çok yıpranıyor. Bence Ömür’ün kırılgan tarafı da biraz burada.

Ömür için oldukça uzun bir hazırlık sürecinden geçtiğinizi ve bu süreçte hayatınızda pek çok şeyi kendiniz yapmayı öğrendiğinizi anlattınız. Bir karaktere hazırlanırken öğrendiğiniz bir şeyin, çekimler başladıktan sonra karakterinize bakışınızı değiştirdiği oldu mu?

Nurgül Yeşilçay: Oldu tabii. İnsan bilmediği şeyi biraz gözünde büyütüyor. “Ben bunu yapamam, bunu nasıl yapacağım?” diye düşünüyorsun. Sonra öğreniyorsun, bir yapıyorsun, iki yapıyorsun, elin alışıyor ve bir bakıyorsun ki yapabiliyormuşsun.

Benim tamir işleriyle ilgili de biraz öyle oldu. Başta çok zor, çok güç isteyen bir şey gibi geliyordu. Sonra gördüm ki aslında öğreniyorsun ve yapıyorsun. Bu da Ömür’e bakışımı değiştirdi. Çünkü artık onun yaptıklarına “Ne kadar güçlü, olağanüstü bir kadın” diye bakmıyorum. Hayat onu oraya getirmiş; yapması gerekiyor ve yapıyor. Ömür’ün de “Ben çok güçlüyüm” diye bir iddiası yok zaten. Mecbur kalıyor, öğreniyor, yapıyor, devam ediyor. Bazen hayatta düşünmeye çok vakit olmuyor yani. Bam bam bam… Yapıyorsun.

“Çocuklar hep kadının” demiştiniz; çocuk bir şey yaptığında dönüp annenin sorumluluğunun sorgulanmasından söz etmiştiniz. Ömür’ün anneliği de aslında sadece çocuklarına bakmak değil, onların yaptığı seçimlerin sonuçlarını da taşımak zorunda kalmak üzerine. Sizce Ömür’ün çocuklarıyla kurduğu ilişkide en büyük sınavı ne?

Nurgül Yeşilçay: Annelik çoğunlukla bir vicdan azabını da beraberinde getiriyor. Hep bir yetersizlik hissi… Bence toplum da bu duyguyu çok güzel besliyor. Aslında çocukların sınavı kendileriyle. Ömür’ün ve her annenin sınavı da sadece vicdanıyla.

“TAMİR YAPMAK BUGÜNE KADAR HEP GÖZÜMDE BÜYÜTTÜĞÜM BİR İŞTİ”

Ömür’ün erkeklerin hakim olduğu bir alanda, oto tamirciliğinde kendi yerini açması hikayenin en dikkat çekici taraflarından biri. “Lastik takmak dünyanın en kolay şeyi” dediğinizi düşünürsek, sizce Ömür’ün hikayesi kadınlara gerçekten “Ben de yapabilirim” dedirtebilir mi? Yoksa asıl mesele lastik takmaktan çok, bir kadının kendisine “yapabilirim” deme cesareti mi?

Nurgül Yeşilçay: Tamir yapmak bugüne kadar, benim en azından, hep gözümde büyüttüğüm bir işti. Sanki tamir yapmak için çok güçlü olman gerekiyordu. Sadece güçlü insanların yapabileceği bir meslek gibi görüyordum ben bunu. Halbuki bunun güçle bir alakası yokmuş.

Mecbur kalınca insan ayakta kalmak için her mesleği alnının akıyla yapabilirmiş. Yani bence ikisi de değil, C şıkkı; mecburiyet diyorum. Hiçbir şansın kalmadıysa hayatta, mecbursan yapacaksın yani. Diğer her şey şımarıklık olur çünkü hayata karşı.

Peki Nurgül Hanım, Tunç’u bize nasıl anlatırdı?

Nurgül Yeşilçay: Tunç’la ilgili de şöyle düşünüyorum: Çok iyi niyetli biri. Herkese eşit davranan, özü sözü bir insan. Ama bence bir şeylerden kaçıyor. Konfor alanından asla çıkamıyor.

Ömür’le en ortak noktaları, yani benim gördüğüm ve sevdiğim ortak noktaları, ikisinin de kendilerini ihmal etmiş olmaları. Hani belki buradan ileride bir şey çıkabilir. Belki de konuşacak, dertleşecek çok şeyleri vardır.

“HER OYNADIĞIMIZ KARAKTERİ HAYATIMIZLA KIYASLAYAMAYIZ”

Öncelikle siz de yeniden NOW Ailesi’ne hoş geldiniz Gonca Hanım :) Nevra’yı hazırlarken karakterin kokusundan saçına kadar pek çok detayı en baştan düşündüğünüzü anlattınız. Bir karakteri bu kadar ayrıntılı biçimde kurmak, oyuncu olarak sizin için de oldukça kişisel bir süreç olmalı. Nevra’yı yaratırken kendinizden ona kattığınız bir şey oldu mu?

Gonca Vuslateri: Yeniden merhaba diye başlamak isterim bu tatlı sohbete. Yeniden yapım ve kanal anlamında aynı renklerde yan yana gelmemiz benim için de mutluluk. Nevra karakteri özelinde, yaratım sürecimiz çok renkli geçti. Hilal Saral ile birlikte usta-çırak ilişkimizde yanı sıra biraz da aynı sokağın ortak oyunlarını bilmek gibi bir dil oluştu aramızda. Her karakterde farklı bir biçime yahut özlemini çektiğimiz farklı çalışma disiplinlerine eğiliyoruz. O bu yıl çok renkler üzerinden çalıştı, ben de duyusal seçimlerle ilerledim. Bazen dışarıdan içeriye dolmak da keyifli oluyor. Yaz-boz parçaları gibi oluşturuyoruz. Söz konusu oyunculuk olduğunda gerçeğe yakın referanslardan organik bir doku yaratmaya çalışıyorsunuz. Bu da süreci detaylandırıyor. Ama temelinde mesele oyuncunun anlatmak istediği hikayedeki seçimleri netleştirmesi ve ifade biçimlerinden en uygun olanını karaktere dahil etmesi. Oyunculuğa bilgiden aktarılacak çok şey var, benim hayatıma ihtiyacı yok aslında. Bilgi orada. Bizi bekliyor.

Nevra için “helikopter anne” diyorsunuz; çocuğuna çok düşkün ama bu düşkünlük zaman zaman kontrol etmeye dönüşüyor. Sizce bir annenin “çocuğumu koruyorum” dediği noktayla “çocuğumu kontrol ediyorum” dediği nokta arasındaki çizgi nerede başlıyor?

Gonca Vuslateri: Bir çocuğu korumak, onu hayatın her güçlüğünden uzak tutmak değil; güvende olduğunu bilerek denemesine, yanılmasına ve yeniden denemesine alan açmak. Kendime sormaya çalıştığım soru şu: “Şu an gerçekten onun bir ihtiyacına mı cevap veriyorum, yoksa kendi kaygımı mı yatıştırıyorum?” Bence korumakla kontrol etmek arasındaki çizgi en çok orada görünür oluyor. Ben çocuğumla ilgili en büyük ilk sınavımı orada vermiştim. Düşmeyeceğinden emin olduğunuz ama küçük hatalar yapabilmesi için ona alan açtığınız bir yerden onu izlerken, bir çocuğun fark ettiği birey gerçekliğini siz de yaşıyorsunuz. Evet, şimdi adı “mesafe” gibi duran şey aslında onun alanı ve artık tek beden değiliz. Bu nokta onu koruyamama tedirginliğini hissettiren ama hayatın gerçeğiyle ilgili çok melankolik anlardan gibi. Gülümserken gözyaşı düşmesi gibi. Çizgi buralarda bir yerde de noktaya dönüşüyor zaten. Hepimizin kendi hayatı ve alanı olduğunu öğretirken size de nasıl ne ve ne şekilde öğretildiğini hatırladığınız yerde.

Siz de bir anne olarak Nevra’yı oynamanın ilginç bir gözlem alanı olduğunu söylediniz. Kendi anneliğinizle Nevra’nın anneliği arasında sizi en çok düşündüren veya “Ben burada ne yapardım?” dedirten bir durum oldu mu?

Gonca Vuslateri: Oyunculukla ilgili temel bir meseleyi kavramak gerekiyor aslında. Her oynadığımız karakteri hayatımızla kıyaslayamayız. Bir oyuncu hayatı boyunca böyle çalışabilir. Hayatı boyunca oyunculuğu böyle anladığı için “yakının geçer” sadece. İçeride yaratmak, kelimeden de anlaşılacağı gibi ortak alanları inşa etmektir. Oyuncu dışarıdan içeri gerçeğe en yakın organik fotoğraflar dahil eder ama süzgeci “kendi hikayesi” değildir. Oynadığım karakter son set gününe kadar “ben”dir. Başka bir ben sorusu daha içeriye davet edip mesleğimi nörolojik bir denetime davet ettirmem.

Nurgül Yeşilçay’la çalışmayı uzun zamandır beklediğinizi biliyoruz. İkinizin karakterleri arasında bu kadar güçlü bir karşıtlık varken, kamera karşısındaki bu karşılaşmanın sizi en çok heyecanlandıran tarafı ne oldu?

Gonca Vuslateri: Nurgül Yeşilçay sektörün en başarılı kadın oyuncularından. Dünyasını takip etmek acayip renkli. Benim her şeyi fazla düşünen, zaman zaman bohem olabilecek taraflarımdaki gereksiz çöpleri benden arındıran bir yaklaşımı oluyor. Aşırı eğleniyorum. Sektörün onunki gibi reflekslere ihtiyacı var. Bir kadın tamirci, bir anne, kırık bir kalp.. birçok hikayesi var Ömür Usta’nın seyirciyle buluştuğu. Umarım keyifli bir sezon olur. Umarım bu dünya ve seyirci birbirlerinin elini sımsıkı tutar.

Peki siz bize Ömür’ü bize nasıl anlatırdınız?

Gonca Vuslateri: Bölümlerin çok başı olduğu için başlangıç hikayesinde bu karakterleri “gözümüzden” anlatmak için, hep beraber “görmek” de gerekir... Bence biraz görüp öyle konuşmam daha doğru.

“HİLAL SARAL’A KİLO VERECEĞİME SÖZ VERDİM”

Bülent Bey, siz de kısa bir aranın ardından yeniden aramıza hoş geldiniz :) Tunç karakteri için yaklaşık 12 kilo verdiniz, fiziksel olarak da karaktere hazırlandınız. Üstelik çok kısa bir süre önce “Kıskanmak” dizimizde bambaşka bir karakteri canlandırıyordunuz. Bir karakterden diğerine bu kadar kısa sürede geçerken, önceki karakterden bir şeyleri üzerinizde taşıdığınızı ya da iki karakterin zaman zaman birbirine karıştığını hissediyor musunuz?

Bülent İnal: Öncelikle ‘Ömür Usta’ dizimizin ömrü uzun, şansı bol olsun. Uzun yıllardır bir kilo problemim vardı. Bu kez diyet programım başarılı oldu. Ömür Usta projesi şans getirdi diyelim. Yönetmenimiz Hilal Saral’a söz verdim 10 kilo verip öyle geleceğim sete diye. Çok hareket ederek, doğru beslenerek o 10 kiloyu verdim. Hem sağlığım için hem de işim için bu gerekliydi. Çok iyi hissediyorum şu an kendimi. Diğer soruya gelirse; Peş peşe farklı dizilerde farklı roller denk gelebiliyor bazen. Bir önceki karaktere benzememek için elbette ki dikkat etmeye çalışıyoruz. Ama uzun soluklu işlerde ara sıra kendimizi daha önce oynadığımız karakterlere benzer durumlarda yakalayabiliyoruz. Hemen toparlayıp düzeltiyoruz. Bazen kaçırabiliyoruz, yayında fark ediyoruz. O kadarcık benzerlikler hata sayılmaz bence. İşin doğası böyle diyelim.

“Bizim için rehber her zaman senaryodur” demiştiniz. Peki senaryonun size özellikle ters köşe yaptığı, “Ben Tunç’u böyle düşünmemiştim” dediğiniz bir an oldu mu şimdiye kadar?

Bülent İnal: Evet, senaryo bir dizide olmazsa olmazdır. Hepimiz onu takip ederiz. Senaristimiz Çağla hanımı bu arada tebrik etmeden geçmeyelim. Çok memnunum kendi adıma senaryodan. Çağla hanım karakterlerin yolculuğunu çok dozunda ve çatışmasından uzaklaşmadan yazıyor. Merak duygusunu kaybetmeden ve savrulmadan ilerliyor. Tunç’un hikayesi her bölüm doz artırarak devam ediyor. Şimdilik beklendiğim gibi gidiyor ama yakında ters köşeler gelecek. Farkındayım. Heyecanla bekliyorum.

İlk sahnelerde bile sette sanki 10 bölümdür birlikte çalışıyormuşsunuz gibi bir atmosfer olduğunu söylemişsiniz. Üçünüzün bir araya gelmesinde bu kadar hızlı bir uyum yakalamanızı sağlayan şey sizce neydi?

Bülent İnal: Çok iyi oyuncular var, çok iyi bir senaryo var, çok iyi bir yönetmen ve ekip var. Ay Yapım gibi çok iyi, çok tecrübeli bir yapım şirketi var. Saygılı ve huzurlu bir setimiz var. Bu büyük bir konfor benim için. Oyuncuları çok iyi yöneten Hilal Saral gibi bir yönetmenimiz var. Oyuncular da profesyonel ve iştahlı olunca sanki uzun zamandır bu işin içindeymişsiniz rahatlığı geliyor üzerinize.

Ömür Usta bu akşam izleyiciyle buluşuyor. Henüz diziyi tanımayan bir izleyiciye, bu akşam ekrana geçip Ömür Usta’yı izlemek için tek bir sebep verecek olsanız, ne söylersiniz?

Bülent İnal: Evet bu akşam başlıyoruz. Yolumuz açık olsun. Bu akşam sıradan insanların kimselere anlatamadıkları aşklarını, yalnızlıklarını, mücadelelerini, başarılarını, kavgalarını, göz yaşlarını, kahkahalarını izleyeceğiz. Bekleriz.

Son olarak Bülent Bey, Nevra’yı bize nasıl anlatırdı?

Bülent İnal: Nevra çok tutkulu, çok obsesif, sürprizli, ele avuca sığmayan bir karakter. Neye nasıl tepki vereceğini bilemediğimiz çok zeki bir kadın. Yarattığı bir güvenli alanı var, kocası ve kızının dahil olduğu. O alana yapılan ufacık bir hamlede deliye dönen çok kavgacı bir karakter. Gonca muhteşem oynuyor. Bazen ona ayak uydurmak zor olabiliyor. Ama çok keyif alıyorum onunla sahnelerimden.