Merhaba Yurdaer Bey. Kefaret ve Yabani gibi sevilen yapımlarımızın ardından “Halef: Köklerin Çağrısı” ile yeniden aramıza hoş geldiniz :) Nasıl gelişti bu projeye dahil olma süreciniz?
Hoşbulduk, tekrar “merhaba” diyelim öncelikle. Yine sürprizlerle dolu bambaşka bir karakterle aranızda olmaktan heyecan duyduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Hikâyenin yeni bir dizi çekiliyormuşçasına başlaması, karakteri ve özellikle çok iyi anlaşan bir ekiple çalışacak olmak kararımda etkili oldu.
Halef, ilk sezonunda izleyicinin büyük ilgisini çeken bir yapım oldu. Siz de ikinci sezona dahil olmadan önce diziyi takip ediyor muydunuz?
Evet. Bölümlerin hepsini izleyemesem de hikâyesi, görüntüleri, oyunculukları ve kendine has dokusu dikkatimi çekmişti.
“SADULLAH, NE ZAMAN NASIL TEPKİ VERECEĞİ PEK KESTİRİLEMEYEN BİR KARAKTER”
Dizide Sadullah Ağa karakterine hayat vereceksiniz. Bize biraz Sadullah Ağa’yı anlatır mısınız? Sizce karakterinizin hikayaye dahil olması, Halef’in dünyasında neleri değiştirecek?
Sanırım benim için de Halef izleyicisi için de çok renkli, ilginç sayılabilecek, ne zaman nasıl tepki vereceği pek kestirilemeyen, oynamaktan çokça keyif aldığım bir karakter yola çıkıyor.
“SADULLAH’IN HAYLİ ZOR İNCELİKLERİ OLAN BİR KONUŞMA BİÇİMİ VAR”
Bugüne kadar canlandırdığınız karakterlerdeki detaycı hazırlığınız ve role kattığınız gerçeklik hep dikkat çekti. Sadullah Ağa için nasıl bir hazırlık sürecinden geçtiniz?
Bölgeyi kültürel anlamda iyi tanıyan şive koçumuzla başladım ilk çalışmaya. Hayli zor incelikleri olan bir konuşma biçimi var. Bu durum başta biraz gözümü korkutsa da karakter çalışırken müthiş bir motivasyon kaynağı oldu benim için, çok da sevdim. Yeni öğrendiğim ve ileride öğreneceğim birçok konuyu araştırmak ve kadim şehir Şanlıurfa’yı yaşayacak olmak bizzat beni heyecanlandırıyor. Oyuncu olarak da bu anlamda kendimi şanslı addediyorum.
Halef ekibi için neler söylersiniz? Bugüne kadar pek çok projede yer almış bir oyuncu olarak, sizi bu sette farklı hissettiren ya da özellikle paylaşmak istediğiniz bir şey var mı?
İstanbul dışı işler hep bir ayrıcalıklı olur, ekip birbirine daha sıkı bağlı olur. Halef ekibi; yapımı, yönetimi, set çalışanları ve oyuncuları adına şunu söyleyebilirim: Çok iyi anlaşan bir EKİP.

“İLK İŞ SETİM OLMADIĞI GÜN KOŞA KOŞA ŞANLIURFA MÜZESİ’NE GİTTİM”
Dizinin çekimleri için bu kez Şanlıurfa’dasınız. Bölge sizin için aslında tamamen yabancı da değil; bir dönem Diyarbakır Devlet Tiyatrosu’nda da görev yaptınız. Urfa’ya geldiğinizde nasıl hissettiniz? Çekimler dışında şehri keşfetme fırsatınız oldu mu?
2002-2012 yılları arasında görev yaptım, evet. Bölgeye ilk kez gelmiyorum, aşinayım yani. Diyarbakır, Mardin, Şanlıurfa, Fırat-Dicle arasında kalan tüm bölge; yüzlerce, binlerce hatta on binlerce yıldır birçok medeniyete ev sahipliği yapmış kadim şehirler bunlar. İpek Yolu buradan geçiyor mesela, tarihin ilk üniversitesi burada, ilk insan heykeli – Balıklıgöl adamı – burada, M.Ö. 9300 yıllık Göbeklitepe ve Karahantepe, daha kazılmayı bekleyen belki de niceleri burada.
Göbeklitepe’ye daha önce gitmiştim, ilk iş setim olmadığı ilk gün koşa koşa Şanlıurfa Müzesi’ne gittim tabii ki. İyi olduğunu duymuştum ama bu kadarını beklemiyordum. Bu kadim şehre yakışan, dünya çapında, belki de en önemli müze. Kesinlikle gidilip görülmesi gerekiyor; adeta M.Ö. 10.000’lerden başlayıp günümüze kadar gelen bir yolculuk sizleri bekliyor.
İkinci set boşluğunda Karahantepe’yi ziyaret ettim, yine gideceğim. Sonra Balıklıgöl, Gümrük Hanı… Orada yaşayan kültürü gördüm, sıra gecelerinde türküleri dinledim. Yerel ozanlarla sohbet ettim. Seyfettin Sucu’yu bilmiyordum mesela, onu eski kayıtlardan dinledim. Yani sözün özü, rolüme böyle hazırlanıyorum :)
Daha önceki bir röportajınızda “İnsan yaşadığı yere benzer” sözünden bahsetmiştiniz. Şimdi Şanlıurfa’da bir hikayenin içindesiniz. Burada geçirdiğiniz süre içinde, bu sözünüzü yeniden düşündüren şeyler oldu mu?
Evet oldu. Kalabalık bir sahnede bölge halkından yardımcı oyuncular gelmişti. Hepsi çok gerçekti ama aralarından biri vardı ki, ilk İlhan fark etmiş, “Amcaya bakmalısın” dedi. Yüzü, duruşu, güneşin altındaki oturuşu bir resim gibiydi. Çok sakindi, ağırkanlıydı; sanki 1000 yaşında gibi 72 yaşında bir amca. Sıcaktan mı, coğrafyadan mı, çok zorlu bir hayattan mı bilinmez...

“İNSAN KALBİNİN SESİNİ DİNLEMELİ”
Öğrencilik yıllarınızda standlar açıp kitap sattığınızı, oyunculuğa giden yolunuzun da hiç düz bir çizgide ilerlemediğini biliyoruz. Turizm eğitiminizden tiyatroya, oradan bugünlere uzanan bu yolculuğa dönüp baktığınızda, sizi bugünkü Yurdaer Okur yapan en önemli dönüm noktaları neler oldu?
İçimdeki sesi dinleyip konservatuvar sınavına girmek... İnsan kalbinin sesini dinlemeli!
“RAN – Severmişim Meğer”de hem yönetmen hem oyuncu olarak sahnedesiniz ve oyunun turnesi devam ediyor. Bir yandan Halef seti, bir yandan tiyatro… Bu yoğun tempo sizin için nasıl geçiyor? Üstelik aynı dönemde iki farklı karakter dünyasının içinde olmak oyunculuk açısından sizi besliyor mu?
Sahnede olmak beni sıcak tutuyor, seyirci ile oyun esnasında kurulan bir tür bağ var ve ben bunun iki taraf için de iyileştirici olduğunu düşünüyorum.
RAN’da Nazım Hikmet’in şiirleri ve mektupları üzerinden bir hikaye anlatıyorsunuz. Nazım Hikmet’in sizin için yıllar içinde anlamı değişti mi? Bugün onun kaleminden tek bir cümleyi yanınıza alma şansınız olsa, hangisini seçerdiniz?
“Yaşamak bir ağaç gibi, tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine, bu hasret bizim.”
“İÇİMİZDEKİ ÇOCUĞU BÜYÜTMEYE GEREK YOK, BÜYÜDÜKÇE ONA DAHA ÇOK İHTİYACIMIZ OLACAK”
Kızınız Suzi Nar bu ay 14 yaşına bastı. Öncelikle yeni yaşını kutluyoruz :) Şimdiden babasıyla aynı işlerde çalışma deneyimine de sahip. Örneğin “Küçük Prens” için seslendirme çalışmalarında birlikte yer aldınız. Bir baba ve oyuncu olarak, onunla aynı projeyi paylaşmak size neler hissettiriyor? Sizce oyunculuk dünyasına ilgi duyuyor mu?
Teşekkür ediyorum, kızım adına da teşekkür ediyorum. Zaman çok hızla akıp gidiyor, diyorum bir anda nasıl lise çağına geldi. 9 yaşında idi o seslendirmeyi yaptığında. O Küçük Prens’i seslendirdi, ben de Tilki’yi. Benim için çok katmanlı bir anlamı var. Biz oyun oynamayı seviyoruz, daha küçükken daha sık oynuyorduk. Büyümek çocukların oyun oynamaması anlamına gelmemeli. İçimizdeki çocuğu büyütmeye gerek yok, büyüdükçe ona daha çok ihtiyacımız olacak. Yeniden bir proje yapar mıyız yakın zamanda bilmiyorum. İlerde oyuncu olacak olursa benden ve annesinden daha iyi olacağı kesin. Ses ve kulak konusunda zaten şimdiden iyi, bu konuda her zaman beni şaşırtmayı başarıyor. İlk bestesini iki yaşında iken ukulele aldığım gün yapmıştı. Resimle de ilgili. Hangi mesleği yaparsa yapsın bu üç sanat dalının en az biriyle hobinin üzerinde ilgileneceğini düşünüyorum. Bu çağda çocuklara herhangi bir meslek telkininde bulunmak da zor, geleceği öngörmek de. Onlar kendileri için en iyi olanı iç seslerini dinleyerek bulurlar.
Doğayla aranızın çok iyi olduğunu, fırsat buldukça doğaya kaçtığınızı biliyoruz. En son ne zaman kamp yaptınız?
Urfa’ya sete gelmeden iki gün önce :)
Son olarak, “Halef: Köklerin Çağrısı”nı henüz izlemeyenlere seslenelim. Diziyi izlemeleri için üç sebep saysanız, neler söylersiniz?
Değişim ve gerilim, aşk ve ihtiras, eğlence ve masal...



